Bbw

Tüm hayatımın bu odaya sıkışıp kaldığını hissediyorum. Kim bilir kaçıncı ev bu? Kaç apartman, kaç daire, kaç farklı dünya değiştirmişizdir kim bilir? Sayısını ben dahi hatırlayamıyorum artık. Alnımıza yazılmış derler ya, aynen benim kaderim de o evden bu eve taşınmak, sürekli yeni iklimler, yeni iller değiştirmekten ibaret. Çocukluğumdan beri böyle gördüm, böyle bildim. Önceleri babamın memleket vazifesi sebebiyle bu duruma katlanıyorduk. Ancak babamın vefatından sonra, annemle ikimiz kaldık. Annemin aldığı dul aylığıyla kıt kanaat geçinebiliyoruz. Tahmin edersiniz ki bu üç kuruş maaş da bir evin kirasına zar zor yetiyor? Biz de daha uygun bir yere yerleşmek için o mahalleden, bu mahalleye göçüp duruyoruz. Açılmamış kolilerin arasında, kendime yumuşak bir yer bulup yerleşiyorum. Günün tüm yorgunluğu üzerimde. Odanın perdeleri henüz takılmamış tek penceresi yalnızca içerideki karmaşayı yansıtabiliyor. Gerisi karanlık ve soğuk. Akşamın gelişiyle birlikte soğuk iyiden iyiye kendini hissediyor. Annesinin karnına yumulan bir ayı yavrusu gibi kazağımın içine iyice büzülüyorum. Evin bir kalorifer sistemi yok. Sobayı da kuracak vakti bulamadık. Yarın hallederiz bu işi ancak, diye düşünüyorum. Şu anda kıpırdayacak hiç halim yok?Kazağın yumuşacık tüyleri tenimi yalarken, burnuma o kazak kadar eski hatıraların kokusu geliyor. Neyi çağrıştırdıklarını pek anımsayamıyorum. Çocukluğumla ilgili şeyler olduğu muhakkak. Gözlerimin yoğunlaşan yaşlarla ağırlaştığını hissediyorum. Neden ağladığımı bile anlayamıyorum? Aniden, öylesine geliveren bir his bu. Kendi kendine dolup taşan bir testi gibi git gide artıyor. Engel olamıyorum. Hıçkırıklarım duyulmasın diye başımı birbirine kenetlediğim kollarımın arasına gömüyorum. Şu anda birisine sarılmaya öyle çok ihtiyacım var ki? Annem olmaz. Yaşadığı sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de kendi derdimle onu yıpratmak istemiyorum. Zaten soracağı sorulara verecek bir cevap bulamayacağımı biliyorum. Başkasına anlattığınızda Japonca konuşuyormuşçasına anlamsız anlamsız yüzünüze bakacakları, yalnız kendi alfabenizle söyleyip yalnız kendinizin anlayabileceği türden bir şey bu. Sadece başımı omuzlarına koyar, beni anlamasalar da başımı okşayıp birbirimizin kalp atışlarını dinleyerek bir tür esrime haline gelirsek, dünyada çözemeyeceğim hiçbir şey olamayacağına belki inanabilirdim. Ama şimdi sıvaları dökülen bu odada, kutuların arasına sıkışıp kalmış ruhu yitik bir bedenim. Varlığından kendinden başka hiç kimsenin farkında olmadığı bir atık.”Hakan, uyuyor musun yavrum?”Annemin gelişiyle bir anda kendime geliyor, hemen kendimi toparlıyorum.”Hayır, dinleniyorum sadece. Sen arka odaları bitirdin mi?””Çok oldu bitireli. Haydi sofrayı kurdum.””Canım yemek istemiyor şu an. Sen ye.””Olur mu canım! Hiçbir şey yemedin sabahtan beri. Gel azıcık bir şeyler ye.””Sonra belki bir şeyler atıştırırım. Sen git ye hadi.””İyi. Ama bak çorba daha sıcak, dolaba da koymam hemen?””Tamam?”Annem geldiği gibi koridorda kayboluyor. Ağladığımı anlamış mıdır acaba? Yüzümün halini merak ediyorum. Ama fark etseydi bir şeyler sorardı eminim. Oturduğum yerden kalktığımda az önceki rahatsız edici düşünceler aniden uçup gidiyorlar. Sanki onları kafamda kuran ben sakarya escort değilmişim gibi kendimi daha ferah hissediyorum.Yerde duran teybin fişini prize takıyorum. CD kutusuna elimi uzatıyorum. Üç beş tane CD`nin içinden Loreena McKennitt`i seçip alete takıyorum. Büyüleyici bir ezgi çok az eşyanın olduğu odada etkileyici bir akustik yaratıyor. Bir türlü vakit bulup da dışarı bakma fırsatı bulamadığım uzun ve dar pencereye yaklaşıyorum.Dışarısı oldukça karanlık. Cama sıçrayan bir-iki damlacık, yağmurun başlamak üzere olduğunun işaretlerini veriyor. Sokaktaki tek bir lambanın ışığı altında serpilen ince gövdeli bir ağacın rüzgarda şiddetle sallanması bana buradan sessiz bir film izliyormuşum izlenimi uyandırıyor. Karşıdaki ışığı fark ediyorum. Dört katlı binada yalnızca orada ışık var. Gerisi tamamen karanlık. Işığın geldiği yer bir mutfağa benziyor. Pencere hemen eviyenin olduğu yere bakıyor. Bulunduğum yerden bir masanın köşesini görebiliyorum. Bir de bir adamın vücudunun bir kısmını. Elinde tuttuğu gazetenin sayfalarını çevirdiğinde arada bir başının arkasını görebiliyorum. Sonunda masadan kalkıyor. Pencereye doğru yaklaştığında yüzünü rahatlıkla seçebiliyorum. Orta yaşlarda biri. Yine de yüzünde çocuksu bir güzellik var. (Evler arasındaki mesafe o kadar az ki neredeyse elimi uzatsam dokunabileceğim.) Sanırım ocakta kahve ısıtıyor. Bilmiyorum, ama gördüğüm işaretler yalnız yaşadığına dair bir his uyandırıyor içimde. Pek `evin erkeği`ne benzemiyor. Kaç erkek kendi kahvesini kendi yapar ki? Onun yalnızlığı beni de rahatsız ediyor. Bir anda ona acıyorum. Belki de acıdığım aslında kendimdir. Asıl yalnız olanın `ben` olduğum gibi. Uzaklardaki insanlara duyduğumuz merakı ve özlemi yaşıyorum. Hepimizin doğasında vardır bu. Nice karşı pencerelerdeki hayat hikayelerini merak eder dururuz. Onlar da bize benzeyen, bizim gibi varlıklar olsalar da ne yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar merak ederiz. Hikayelere fazlaca meraklı olmamızdan kaynaklanıyordur belki de bu duygu. Kendi acınası yalnızlığımızı onlara bakarak hafifletme isteğinden. Bu yüzden tüm hikayeler karşı pencerelerde başlar?Okula yetişmek için aceleyle durağa doğru ilerliyorum. Saat yediye doğru herkes büyük bir telaş içinde. Yaşamın karmaşasında yoluma devam edebilmek için mücadele ediyorum. Kalabalık kaldırımlarda sizi sollayıp geçen insanları, nereden çıkacağı belli olmayan okul servislerini, gürültücü seyyar satıcıları atlatıp durağa varıyorum. Her günkü `otobüsü acaba kaçırdım mı acaba` endişesiyle durakta yerimi alırken onu fark ediyorum. Orada. Bekleşenlerin biraz dışında, kaldırımın kenarında duruyor. Dün gece pencereden izlediğim adamın o olduğuna eminim. Uzun paltosunun yukarı kalkık yakaları arasına gizlenen o yüz arasında fazlasıyla benzerlikler var. Tamamen tıraşlı yüzündeki genç ve yaşam dolu çizgiler kolaylıkla fark edilebiliyor. Dudaklarının pembeliğinde farklı bir canlılık var sanki. Bekar olup olmadığını anlamak için gözlerim ellerine kayıyor. Ama parmakları ceplerine gizlenmiş. Bakışlarımı yüzüne kaydırdığımda kalbim duracak gibi oluyor. O da şu anda tam bana bakıyor çünkü! Bakışları bıçak gibi delip geçiyor beni. Aldığım darbenin etkisiyle sarsılarak hemen bakışlarımı kaçırıyorum. escort sakarya Kalbim kulaklarımda davullar çalıyor adeta. N`oluyor diyorum kendi kendime. sabah sabah olmadık heyecanlar yaratıyorum. Kendime gülüyorum. O işinde gücünde bir insan. Kim bilir kafasında günün sıkıcı rutiniyle ilgili ne sorunlar geçiriyordur. Bense imkansız bir aşkı siyah giysili insanların bekleştiği bir durakta yeniden yazıyorum. Ama imkansız gerçek oluyor. Gözlerimi yine ona çevirdiğimde hala bana bakmakta olduğunu fark ediyorum. Belki birincisi tesadüftü ama ya ikincisi?.. Kalbim yeniden çarpmaya başlıyor. Bu kez gözlerimi kolaylıkla kaçıramıyorum. Sanki bakışlarından fışkıran bir güç beni sarmalayıp felç ediyor. Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissediyorum. Otobüs yanaşıyor. İnsanlar beni ite kaka otobüse hücum ediyorlar. Kalabalık azalırken, geride taş gibi kesilmiş bedenimle durakta tek başıma kalıyorum. Niye burada olduğumu hatırlamam için saniyelerin geçmesi gerekiyor. Ve kendime geldiğimde otobüsü kaçırdığımı anlamakta fazla gecikmiyorum.Günler geçiyor. Ama aklım hala o anda. Gözlerimizin içine bakarken, yalnızca ikimizin farkında olduğu o an. Yine de inanmak istemiyorum ama inanmadan da edemiyorum. Bu öylesine bir bakış olabilir miydi? Öylesine bir bakış beni böyle derinden etkileyip aklımı alabilir miydi? Kolaycacık aşık olduğumu, bir bakıştan çabucacık etkilendiğimi hiç hatırlamıyorum. Aklımın ucundan bile geçmez böyle şey. Başım önüme eğik okula gider, ve aynı şekilde eve dönerim. Duygularımı uzun zaman önce hadım etmiştim. Eşcinsel olduğumu bile hatırlamam için kendimi zorlamam gerekiyor. Bana öylesine uzak bir kavram ki? Aşk? Bir şaka, bir lüks ya da bir günah gibi benim için. Yalnızca diğerlerinin sahip olabileceği bir şey. Eğer bir erkeğe aşık olursam genelevde bir kadınla yatmış kadar iğrenç ve aşağılık hissedeceğime şartlandırdım kendimi. Bir tür ızdırap giysisi gibi üzerime geçirdiğim bu inançla yaşamın içinde o boş kabuğumla dolaşmayı ve oksijensiz solunum yapmayı sürdürüyorum. Ama şimdi odamın karşısındaki pencereden gelen ışık uzaklarda yanan bir kandilin ısısı gibi yüreğimi kuşatıp sarıyor. Bir tür ayin gibi her gece yerime geçip o küçücük pencereden bir ışık gelmesi için bekliyorum. Artık bu durdurulamaz bir tutku oldu benim için. Bir kere bile olsa onu görmeden uykuya dalamıyorum. (Durakta pek çok kez görmeyi umdum, ama başarılı olamadım.) Sofrada yemeği hızla yiyor, sonra deliler gibi penceremin önüne koşuyorum. Çatıların üzerinde beliren yıldızlara dalıp giderken, yılmadan dinlenmeden onu görmeyi bekliyorum. Ben bakarken, olur ya bir anda başını kaldırmayı akıl edermiş ve yine beni görürmüş. Sonra kağıt kalem almak için içeri koşar, telefon numarasını yazdığı kağıdı cama dayarmış? Bir Fransız filminden bir sahne gibi? Sonra da ilerleyen yıllarda, nasıl tanıştığımızı anımsayarak kendi kendimize gülerdik?Ama o camdaki ürkütücü yüzümü düşünüyorum onun gözünden. Belki durakta gördüğü bu gencin sürekli kendisini dikizlemesinden rahatsız olacak, homofobik düşüncelerin doğal bir sonucu olarak benden tiksinecek ve sonunda hiç kapamadığı mutfak perdelerini çekerek bu işe kökünden bir son verecekti.Ve o günden sonra pencereden hiç dışarı bakmadım. Yanından sakarya escort bayan bile geçmemeye özen gösteriyordum p(t)encerenin. Yine de hala aklımdan tam anlamıyla çıkarıp atabilmiş değildim. Bir şeyler kendime haksızlık ettiğimi ve önüme çıkan işaretleri görmezden geldiğimi söylüyordu. O yaşta bir adamın tek başına bir evde yaşamasının, bana uzun süreyle bakmasının bir anlamı olmalıydı.Keşke ona sorabilmenin bir yolu olsaydı. Bir bayanın bir erkeğin yanına yaklaşıp kendisine ilgi duyup duymadığını sorması kadar kolay olabilseydi keşke. İşte o zaman bu dünyada her şey çok daha kolay olurdu. Ama değil. Ona sorduğum için teşekkür etse. Bundan onur duyduğunu ancak kendisinin benim gibi mükemmel bir insana aşık olmayı hak etmeyecek düzeyde bir insan olmadığını düşündüğünü söyleyip, beni kibarca reddetse? Ben de alçakgönüllü insanlardan hoşlandığımı ve kendisinin de aradığım doğru insan olduğunu düşündüğümü söylesem. Eşcinsellerin bir araya geldiği ve yozlaşmış, vıcık vıcık, sanal ilişkilerin yaşandığı bir barda değil; yaşamın ta içinde, karşı pencerede aşkı bulup, onu kendime çekebilsem?Yattığım yerde yorganı iyice yüzüme çekiyorum. Ana rahmindeymiş gibi rahatım şimdi. Yaşların gözlerimden süzülüp, yastığımı nemlendirmesine izin veriyorum. İşin garibi, kendime ağlamıyorum. Yaşanmamış, yaşanamamış nice aşklar adına ağlıyorum. Hiç yaşanmamış bir aşkın ulaşılmaz güzelliğine ağlıyorum. Ve rüyasız bir uykuya dalıyorum.Ertesi gün, akşamüstüne doğru şu eski, dört katlı binaya kısa bir ziyaret yapıyorum. Açık sokak kapısının önüne geldiğimde burnuma yoğun bir rutubet kokusu hücum ediyor. İçeriye, karanlık girişe bakıyorum. Demek bu merdivenlerden inip çıkıyor. Eşikteki dört zilin üzerinde tek bir isim bile yok. Binaya adımımı atıyorum. Kirli posta kutuları da isimsiz ve kişiliksiz. Katları tek tek çıkıyorum. Onun olduğunu tahmin ettiğim kapının önünde bir süre duruyorum. Sade, düzgün boyalı ve isimsiz bir kapı. Çaresiz geri dönüyorum. Aklıma o anda gelen bir fikri gerçekleştirmek için dayanılmaz bir istek uyanıyor içimde. Ne olacaksa olsun deyip çantama uzanıyorum. Ajandamdan bir yaprak koparıp şu notu yazıyorum:eşcinselsen beni ara. telefonum : 0 5XX XXX XX XXKağıdı katlayıp kutunun aralığından bıraktığımda bina girişinde bir hareketlilik oluyor. Yaşlı bir bayan son derece ağır hareketlerle içeri giriyor. Ona gülümseyip telaşla dışarı çıkıyorum. Öbür sokağa geldiğimde aklım başıma geliyor. Ulu Tanrım, nasıl böyle bir rezillik yapabildim! Kimseyi bu şekilde rencide edemem. Bu kesinlikle yanlış anlaşılabilir bir şeydi! Şimdi yaptığım saçmalığı düzeltmem gerek. Kağıdı almak zorundayım.Pişmanlık içinde koşa koşa geri dönüyorum. Şükür bina kapısı hala açık. Ancak posta kutusuna elimi uzattığımda kutunun kilitli olduğunu anlıyorum. İşte şimdi yandık! Kutunun üzerindeki delikten kağıdı görebiliyorum. Huzurla orada duruyor. Parmağımı delikten içeri sokuyorum. Parmağımı eğiyor, büküyor, hatta kendim de şekilden şekle giriyorum ama kağıdı çıkarmak mümkün değil. Ben o haldeyken bir adam ve bir çocuk eşikte beliriyorlar. Çocuk “?baba, ? ne zaman gelecek?” gibi bir şeyler söylerken adam başını kaldırıyor. Nasıl oraya geldiğimi bile anlamadan saniyeler içinde soluğu sokağın öbür köşesinde alıyorum. İşte mahvolmak diye buna denir. Gördüğüm adam oydu! Artık posta kutusuna bir şey bıraktığımı biliyordu. Ve daha da kötüsü, ben, onun bir çocuğu olduğunu biliyordum!devamı yakında Gönderen: Pasifboy